HACI GALİP HASAN KUŞÇUOĞLU

(Mamak – Hüseyingazi)

 

ŞEYH KUŞÇUOĞLU ve ikinci Şirazi. 3

ŞEYH KUŞÇUOĞLU HAZRETLERİ ve Evliya, Veli, Dost.. 4

ŞEYH KUŞÇUOĞLU HAZRETLERİ  ve Siyaset – Atatürk – Devlet.. 5

ŞEYH KUŞÇUOĞLU HAZRETLERİ ve Bir Hadis. 6

ŞEYH KUŞÇUOĞLU HAZRETLERİ ve Burhan.. 6

ŞEYH KUŞÇUOĞLU HAZRETLERİ ve Cuma Namazı. 7

ŞEYH KUŞÇUOĞLU ve Şeriat.. 8

ŞEYH KUŞÇUOĞLU HAZRETLERİ ve Veciz İfadeleri. 10

 

Şeyh Hazretleri’nin  kendi ifadeleri ile hayatı hakkında kısaca bilgi verildikten sonra, ömür boyu mücadelesi, kendine özgü tebliğ anlayışı ve irşadı, özellikle kalın harflerle altının çizilerek okunmasını istediği yeni söylemleri hoşgörü ve müsamahası, devlet – siyaset ilişkisini ve bu konuda özellikle beyan ettiği dengeli yaklaşımı, ifrat ve tefrit noktasında Müslüman Türk Milletinin karakterinden kaynaklanan tavırlarının aksine, kendini aşmış tavırları ve sözleriyle statik duruşu, espri ve fıkra kültürü ile anlatmak istediği meramını kısa yolda vermesi, bu konuda Hoca Nasrettin karakteristik özelliğinin tabiatında var olması gibi yönlerini ortaya koyarak kendimce anlatmaya çalışacağım. Tabii, Allah izin verirse... Ne diyelim? “Niyet hayır, akıbet hayır.”

 

Efendi Hazretleri, 1919 yılında Çorum’da doğar. Dindar bir aileye mensuptur. Cemaat kültürünün hakim olduğu bir ortamda yetişir. Nesab olarak seyyit ve şerif olup, soy isminden de anlaşıldığı üzere, büyük atası Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşamış astronomi ilminin üstadı Ali Kuşçu’ya dayanır. Amcası Hacı Bekir Kuşçuoğlu’dur. Hacı Bekir Kuşçuoğlu da Nakşi ve Mevlevi şeyhidir. Yedi tarikattan icazetli Çorumlu evliyaullahtan Hacı Mustafa Anaç Hazretleri’nin tek çocuğu Fatma Hanımefendi ile evlenir. Bu evlilikten yedi kız bir erkek çocuğu olur. Geçimini ömür boyu alın teri misali marangozlukla temin eder.

 

* * *

 

HAZRETİ  KUŞÇUOĞLU’NUN Tarık-ı silsilesi:

 

Marangozluk zanaatını Çorum’da kavradıktan sonra Ankara’ya gelen Şeyh Hazretleri, tezgahını başlangıçta Samanpazarı’ndaki eski Adliyenin karşısına, bilahare ise Siteler’e kurar. Gerek işinde gerekse insanlarla olan ilişkisinde göstermiş olduğu dikkat ve samimiyet, çevre esnafın takdirini ve güvenini kazanmaya yeter.

 

Hazreti Şeyh, yaptığı işi ibadet ve taat noktasında ihlasla yürüttüğü için, gün geçtikçe geliştirmiş, devlet ricalinin ve diğer resmi yerlerin taleplerini en iyi şekilde karşılayanlar arasında olmuştur. Ancak manevi bir arayış zamanla dayanılmaz olur. İlahi aşk isteği içindeki  tasavvufi arzu zamanla patlamaya hazır şark çıbanı gibi  gümbür gümbür kendini gösterir.

 

Sonunda Yaradan’ına kararlı bir nazla “Yeter artık, dayanamıyorum ya beni rahatlat ya da canımı al.” Diye tabir yerinde ise “Bardağı taşıran damla misali” ilticada bulunur.

 

Aradan bir gün geçmeden Ayaş Belediyesine ait sorumluluğundaki boş kiralanması talebi ile gelen kişiye hemen anahtar teslim ederek “Çabuk getir, bekliyorum.” Der. Ve Mustafa Yardımedici kucağındaki Kur’anı önünde tutarak dükkana girer. Kuşçuoğlu, hemen elini öper ve rahatladığını hisseder. Bir gün sonra yine gelerek kağıt kalem getirerek ilk dersini verir. Bu şekilde dervişliğe adımını atmış olur.

 

Rabbani bir tasarruftur. Yardımedici Hazretlerinin ta Kahramanmaraş’ta gelip şifa arayan hastasını dizinin dibine oturtmak... Emr-i ilahi gereği yalnız bir manevi görevin yeri ve zamanı geldiğinde sahibine tevdi olayı, akılla çözülecek iş değildir. Kahramanmaraş’ın kurtuluşunun maddi ve manevi lideri büyük Şeyh Ali Sezai Hazretlerinin halifesi Mustafa Yardımedici Hazretleri, manevi işaretle sırat-ı müstakim üzere olan yolunun, kendinden sonra devamı olan muhteşem atlı piyadenin yetiştirilmesi, eğitilmesi ve icazeti konusunda kutsal görevini yerine getirir.

 

Kendi kendini kurtaran şehir Kahramanmaraş’ın bu büyük evliyası Kadiri, Rufai ve Nakşi tarikatından icazetli bir güzel insan. Halifesi Mustafa Yardımedici tarafından altı yıllık bir eğitim uygulaması neticesinde 1956 yılında görev, Şeyh Kuşçuoğlu Hazretlerine tevdi edilir.

 

1950 yılında Ankara’ya gelen Mustafa Yardımedici, kutsal görevini yerine getirdikten sonra 1968 yılında ebediyete intikal eder. Asri mezarlığa defnedilir. Ruhaniyetiyle başkentimize tasarruflarının devam ettiğine inanılan mübarek bir zattır. Bunun dışında kayın pederi yedi tarikten icazetli Çorumlu Mustafa Andaç Hazretleri’nden de Kadiri ve Rufailik icazetini alır. Kendi deyimi ile :

 

“Bir dervişin bir şeyhi olur. İcazet aldıktan sonra başka şeyh efendilere verilen hallerden de istifade ettirilir. Tertib-i ilahide ayrılık yoktur. Küllü tarikin kökü Rasulullah’tadır. Ayrı görenler hata ederler. Yalnız terbiye usulleri ayrı ayrıdır. Dervişi, şeyhine biyat ettikten sonra terbiye tarzına kimse karışamaz... karışırsa dervişin manasını öldürür.” demektedir.

 

Hacı Galip Kuşçuoğlu, bu zaman vetiresi içinde postnişine oturtulduğu 1956 tarihinden 1993 tarihine kadar Kadir-i Rufai şeyhi olarak, 1993 tarihinde ise ilahi irade tarafından Galibilik kolu da tevdi edilince, Kadir-i Rufai ve Galibi şeyhi olarak bilinir, yaşanır ve yaşatılır.

 

***

ŞEYH KUŞÇUOĞLU ve ikinci Şirazi  

Şeyh Hazretlerine ikinci Şirazi de denilmektedir. Şöyle ki: 1956 yılının Beraat Gecesinde, mana  aleminde Peygamber Efendimiz, seçkin insanlarında hazır bulunduğu bir ortamda, Hazreti Ebubekir Sıddık’ın önünde duran masa üzerine açılmış bir deftere, huzurda imtihan edilen Şeyh Kuşçuoğlu için “Yaz, Şeyh Sadi Şirazi.” Diye emir buyurunca, Ebubekir Sıddık yazmaya başlar. Şeyh Kuşçuoğlu, içinden “Şeyh Sadi yüzyıllar önce yaşamış.” Diye düşünürken, Efendimiz, “İkinci Şeyh Sadi Şirazi” işaretini buyurur.

 

Bu manadan murat, Şeyh Kuşçuoğlu’nun mizaç, yakarış, üslup, irşat anlayışı ve strateji bakımından kendinden yüzyıllarca önceden yaşamış  İran – Azerbaycan coğrafyasında irşat ederek ömrünü bitirmiş; ama söz ve kasideleri ile halen yaşayan, Şeyh Sadi Şirazi’ye çok büyük oranda benzeyişidir. Şeyh Sadi, bir yunus, bir Niyazi Mısri, bir Mevlana ve bir Ömer Hayyam gibi sırrı asırları kucaklayan dervişleri ile ölümsüzleşmiş klasik tasavvuf edebiyatı şairlerindendir.

 

Şeyh Sadi mizaçlı, İkinci Şeyh Sadi yani Şeyh Kuşçuoğlu, klasik nakilciliğe saygı duyarak tasavvufa kendi anlayışını da ortaya koymaktan çekinmemiştir. Klasikleşmiş şeyhlik anlayışını, dün dünde kalmıştır; hali yaşamak ve geleceği yaşatmak için halde yapılması gereken yenilikleri yapmaktadır.

***

 

ŞEYH KUŞÇUOĞLU ve Yenileyici Tavrı:

 

Öncelikle kelime-i tevhitte birlik inancı mücadelesinin temelinin teşkil ettiğini bilmemiz gerekir. O, her ne söylerse tevhit inancı üzerine söyler, her ne yaşarsa tevhit inancını yaşar ve yaşatmaya çalışır.

 

Tek bir din vardır, o da İslamiyet’tir. H.z. Adem babamızdan H.z.. Resulullah’a kadar ne kadar gelmiş geçmiş peygamber, resul ve nebi varsa hepsi islamiyetin tesisi uğraşmış ve hepsi Müslüman dır. Ancak, tebliğ mekanı tebliğ zamanı ve şeriatlarında olan küçük farklılıklar vardır, o kadar... Bu Peygamber Efendilerimiz, bir zincirin halkaları gibidir. Allah’a iman etmek hepsinde imanın zirvesi olmuştur. Peygamberleri farklı da olsa çok büyük önemi yoktur. Her Peygamberin kendine göre şeriatı vardır. Hepsi şeriatleri doğrultusunda terbiye etmekle mükellefdir. İsevisi, Musevisi, Muhammedisi, aynı demir yolları üzerindeki istasyonlar gibidir. İnsanı Allah’a ulaştırmak ortak ve kutsal amaçlarıdır.

 

Şeyh Kuşçuoğlu; hal böyle iken dünya insanlarını özellikle farklı şeriatta olan insanları tarih boyu birbiriyle niçin kavga ettirirler... hiçbir semavi kitapta diğer semavi din mensuplarıyla, sizin şeriatınıza girene kadar savaşın olmadığı halde adeta varmış gibi yorumlanan, kültürlerin yıkıcı etkisinden kurtulması gerekmez mi? Gibi ifadeleri çok çarpıcıdır.

 

Bir Muhammedi’nin, İsevi ye “gavur” – kafir”, bir İsevinin de Muhammedi’ye aynı ifadeleri kullandığı bilinmektedir. Gavur – kafir ifadeleri fevkalade onur kırıcı tahrik edici sözlerdir. Dinler arası diyalogun, konsensüsünün çok ciddi olarak yapılanması halinde bu olumsuz yaklaşımlar, ancak ortadan kalkabilir. Şövenistçe yorumlanan şeriatlar bir başka şeriatı yok saymak durumunda kurtulamaz. Halbuki bir İsevi, bir Musevi dinsiz – kafir olmayıp, bir Allah’a inanmaktadırlar. Allah’a inanan bir insan hangi şeriattan, hangi renk ve hangi milletten olursa olsun “la ilahe illallah” dediği müddetçe benim kardeşim, kanı katli bana haramdır demektedir Şeyh Kuşçuoğlu.

 

Tarihe bakıyoruz; insanlık hep birbirini, dinlerini istismar ederek yemişler. Milli menfaatlerini elde etmek, başka birilerini tepeleyerek ilini ve obasını tarumar etmek için şeriatlarını moral değerleri olarak kullanmışlardır. Zamanla şeriatları farklı aynı dine mensup insanlar arasında kan davası kronikleşmiştir. Halende devam etmektedir gibi ifadeleri şimdiye kadar bilinenlerden farklı bir yaklaşımdır.

 

Şeyh Kuşçuoğlu, ibadetlerinin sonunda adet haline getirdiği, yüksek sesle söylenen “Ümmet-i Muhammed’in hayır ve selameti” ifadesini “Bütün insanlığın hayır ve selameti” şeklinde temenni ve tazarru da bulunması, yukarıda anlatılmak  istenileni apaçık ifade etmektedir.

 

Maide 51. Ayetin bilinen meali olan “Yahudi ve Nasranileri dost edinmeyin, onlar size dost olamaz; ta ki dinlerine dönünceye kadar” Bu mealin ve tefsirin anlamı çarpıtılıyor demektedir. Hal böyle iken aynı anlayış, “Amentü’de” meleklere peygamberlere ve kitaplara imanı da maide 51’e zıt anlamda ortaya koyuyor. “Biz amentüye inanıyoruz, ancak aynı Allah’a inanan insanları rencide edici şekilde yorumlanan maide 51. Ayetin bilinen tefsirine katılmıyoruz.” Demektedir.  

ŞEYH KUŞÇUOĞLU HAZRETLERİ ve Evliya, Veli, Dost

 

Bir başka farklılığı buradadır. Şeyh Kuşçuoğlu Evliya, Veli ve Dost kavramları üzerinde de ısrarla durmaktadır. Yüce kitabımız Kuran’da  Evliya olarak geçen kelimenin, Türkçe karşılığı Dost olarak söylenmesinin doğru olmadığını, evliya tabirinin karşılığı dost kelimesi çok cılız, evliya kelimesinin ve yüklendiği anlamın karşılığını izah etmekten yetersiz olduğunu sık sık vurgulamaktadır.

 

Karıştırılan bir başka terim ise; Evliya eşittir veli tenakkuzudur. Hazreti Şeyh, bu iki tabiri de yerli yerine oturtuyor. Hakikaten, tasavvuf erbabının bile karıştırdığı veya dikkatini çekmediği bir durumdur bu.

 

Hazreti Şeyh, “evliya” hakkında şöyle beyan etmektedir; Evliya doğuştan verilen tertib-i ilahi gereği olan bir manevi kurumun başında bulunan insana maneviyatta verilen bir durumdur. Sonradan evliya olunmaz, evliya doğulur. “Evliya kelime itibariyle “veli” değildir. Her evliya aynı zamanda veli olduğu halde, her veli, evliya olamaz. Veli sonradan olunur.”; kişinin nefsi emmareden nefsi tezkiye basamağına ulaşmak için ibadetle taatla sonradan kazandığı manevi rütbeye “veli” denir.”

 

Çünkü evliya, bütün mevcudatla beraber nur-ı Muhammedi’dir. Peygamberlerin varisleridir. Masum değillerdir; ama nur-ı Muhammed’inin kıyamete kadar taşıyıcılarıdır. Diğer bir adıyla Varis-ül Nebi’dirler. Onun için Varis-ül Nebi’lere dikkat etmek gerekmektedir. Onların incinmemesi ve hep saygı görmesi lazımdır. Aksi halde, onlar incinir ve incitilirse H.z.. Allah, “Evliyama savaş açana savaş açarım.” Demektedir.

 

Yakın geçmişte bunun canlı şahidi görüldü. Bir televizyon programı ile incitmeye ve netice itibariyle rant almaya çalışan bir ekibin akıbetinin ne olduğu, idrak sahibi insanlara, sırf  ders olsun diye gösterilmiştir.

 

***

ŞEYH KUŞÇUOĞLU HAZRETLERİ  ve Siyaset – Atatürk – Devlet

 

Efendi Hazretleri, meslek sahibi olduğu için site esnafından epeyce dostu vardır. Gün geçtikçe de bu dostların sayıları artmaktadır. İktisadi güç ve tahsil seviyesi bir hayli yüksek olan bu muhitin, bu büyük potansiyel gücün, herhangi bir partiye saplantılı olması mümkün değildir.

 

Elbette Hazret’in bir siyaseti vardır. Bağlılarının üzerinde bu açıdan önemli bir belirleyicidir. Ve lakin hep partiler üstü bir anlayış üzere olunduğu defalarca vurgulanmaktadır. Hazret’in ve bağlılarının siyaseti memlekete, millete en hayırlı olan, dürüst ve temizliği ile temayüz etmiş kişiler nerde varsa, orası desteklenmeli anlayışı dergaha tam hakimdir.

 

Diğer taraftan birtakım polemiklere girmemek için, bir kısım insanlar hakkında, net tavrın ortaya konulması açısında, yapılması gerekeni cesurca yapma durumunda olmaktadır.

 

Bunlardan biri ve en önemlisi devletimizin kurucusu Atatürk hakkında ifrat ve tefrit noktasındaki rantiyecilere gereken cevabı yaklaşımı takdire şayandır.

İlk Meclis-i Mebusan’da çok sayıda şeyh ve din adamı bulunduğuna dikkati çeken Kuşçuoğlu; “Atatürk peygamber değildi; bu nedenle elbette hataları olmuştur. Mesela, dini tedrisatı kaldırmasaydı çok daha iyi olurdu. Diğer taraftan, devletle din birbirine karışmasın diye, devletin yerine göre dine müdahalesi normaldir. Eğer devlet, halkını batıl inançlara alet ederse buna göz yummak ne insanlığa nede Müslümanlığa sığar. Çünkü, devleti biz kurduk, cumhuriyet bizim eserimiz, Atatürk’ü de biz Atatürk yaptık.” Demektedir.

 

Efendi Hazretleri, O’nun (Atatürk’ün) hakkında, “ıslah ediciydi.” Buyurmaktadır. Hatta bazı televizyon programlarında da ve sohbetlerinde A.Ü. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Hanif Fauk’un, Nedim Sehbai tarafından Urduca yazılmış “Atatürk” adlı tercüme kitabında yer alan Atatürk’ün dünya Müslümanlarına verdiği şu mesajı tekrarlar:

 

“Bütün dünyanın Müslümanları,

Allah’ın son Peygamberi H.z. Muhammet’in

gösterdiği yolu takip etmeli ve onun verdiği

talimatlar, tam olarak tatbik edilmeli.

 

Tüm İslamiyet’in hükümleri

Olduğu gibi yerine getirilmeli.

 

Zira ancak,

Bu şekilde insanlık kurtulabilir ve kalkınabilir.”

 

 Atatürk’ün bu mesajı dönemin Başbakanı ve Dışişleri Bakanı aracılığıyla bütün dünya Müslümanlarına duyurulur. Yine Atatürk son dönemlerinde bir ekip ile kendini ziyaret eden Şeyh Nurullah Efendi’ye: “Efendi Hazretleri; tekke, türbe ve zaviyeleri ben kapattım. Allah bana ömür verecek mi bilmiyorum; ama şayet ömrüm olursa günü gelince bunları yine ben açacağım.” Dediğini sürekli ifade etmektedir.

 

Abdulhakim Arvasi’ye de benzer soru sorulunca, “İçi boş olan yerler, kapatıldı.” Şeklinde cevapların alınması da, o gün için tekkelerin durumuyla ilgili olarak Atatürk’ün tavrının doğruluğunu ortaya çıkarmaktadır.

  

***

ŞEYH KUŞÇUOĞLU HAZRETLERİ ve Bir Hadis 

“Ümmetim geçmiş zamana göre değil yaşadığı zamana göre hazırlansın.” Hadisini duyurmak görevini 30 Ocak 1995 tarihinde bir sabah namazından sonra Mekke-i Münevvere de Şeyh Hazretleri’ne manada veriliyor. Hali yaşamak ve yaşayacağı zamana göre hazırlanmak, daha doğrusu çağı yakalamak, çağdaş performans göstermek, modern teknolojinin ürünlerini tanımak, kullanmak ve istifade ederek hayatı kolaylaştırmak, gibi her konuda geri kalmamak Müslüman’ın temel şiarı olmalıdır. Demektedir.

 

Allah uzun ömür versin. Efendi Hazretlerinin yaşı seksene varmaktadır. Bu kalemin sahibi daktilodan bile bir sayfa yazı almak için saatlerce uğraştığı halde, Efendi, bilgisayarın başına oturmuş harıl harıl çalışıyor durumdadır.

 

Şu anda elimizde, Hacı Galip Kuşçuoğlu Kültür ve Eğitim Vakfı adına basılmış “ Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik”, “Tasavvuf ve Zikrullah”, “Rahmet-i İlahiden Damlalar”, “Metafizik” isimli Galip Kuşçuoğlu imzalı, kapsamlı dört adet kitap bulunmaktadır. İşte yaşadığı, yaşayacağı zamana göre hazırlanmak bundan başka ne olabilir ki?...

 

*** 

ŞEYH KUŞÇUOĞLU HAZRETLERİ ve Burhan  

Ahmet el Kebir Rufai ve Gavs-ul Azam Abdulkadir Geylani Hazretleri, evliyanın büyüklerindendir. Birbirleriyle de akrandır. Hazretler’in tariki kıyamete kadar devam edecek olan uzun bir yoldur.

 

H.z. Rufai, Peygamber aşkıyla yanıp tutuştuğu bağlılarıyla beraber, bu aşkı bir nebzecik söndürmek üzere saadetli coğrafyaya doğru yola çıkarlar. Yol güvenliği içinde her mürit bıçak ve benzeri şeyler almayı da unutmaz.

 

Hicaza avdet ederler, Mekke’den Ravza-i Mutahhara’ya geçerler. Huzura vardıklarında Rufai Hazretleri, öyle bir iltica eder ki “Uzak yoldan geliyorum; uzat elini öpeyim ya Rasulallah” dediğinde Peygamber’in mezarından elini uzattığı ve uzatılan elin adeta yalanırcasına öpüldüğü rivayet edilir. Bu olaya şahit olan müritler cezbeye gelerek üzerlerinde taşıdıkları delici demirleri vücutlarına gelişi güzel sokup çıkarırlar. Ama hiçbir yaralanma olmaz. Olaya şahit olan Rufai Hazretleri bu seferde Allah’a iltica eder ve “Bu hal, kıyamete kadar benim ocağımın geleneği olsun.” Diyerek dua eder. Bu olaya “Burhan” denmektedir.

 

Rufai geleneğinde, bu hali yaşatmak gerekir. Şeyh Kuşçuoğlu’nun da yaptığı budur. Tasavvuftan bihaber, din kültürü zayıf Müslümanlar; bu hali anlamakta zorluk çekmekte ve ileri geri konuşarak günaha girmektedirler. Kuşçuoğlu sırf bu türde Müslümanlar arasında fitne yaratmayalım fikrinden hareketle emir olduğu halde burhan yapmamakta veya seyrek yapmaktadır.

 

“Burhan”da Peygamberin mucizesi vardır. Burhan, metafizik bir olaydır ve akılla bunu izah etmek mümkün değildir. Kuşçuoğlu, “burhan” anlatmaktan sıkıntıya düşenlere ve hatta TRANS deyip geçenlere, “Öyleyse sizde transa girerek vücudunuza aynı demir parçasını vurun bakalım, cesaretiniz varsa...” demektedir.

***

 ŞEYH KUŞÇUOĞLU HAZRETLERİ ve Cuma Namazı 

 

İslam dininin Kuran’dan sonra en önemli kaynağı, sahih hadislerden meydana gelmiş Kütüb-i Sidde isimli kitaptır. Bu kitapta bahsedildiğine göre Peygamberimiz Cuma namazını zuhru ahirsiz kılardı. Peygamberimizin ve ashabının kılmadığı bir namazı bu gün elliye yakın İslam Devletleri içinde yalnız Anadolu Müslümanlarının, cumanın şartıymış gibi kılması Kuşçuoğlu’nu üzmektedir. Kendisi ve dergahında kesinlikle bu namaz, kılınmadığı gibi diyanet nezdinde de cumanın doğru kılınması hususundaki söylemlerini  yüksek sesle ifade eder. Gelenekçi yapılanmanın kırılması, İslam’ı kaynağından öğrenenlerin sayılarının artmasıyla mümkün olacaktır. Moğol istilası döneminde İslam  alimleri cumhurunun toplanarak, İslam hukukunda olağanüstü halin yaşanması anında Cuma ile ilgili birliktelik sağlanamaması ve bu şartlarda geçici bir protokolde anlaşılarak “Şayet Ülke dar-ül İslam değilse, o günün öğle namazı yerine cumadan sonra zuhru ahır namazı da kılınsın.” Babında geçici tedbir, sonraları vazgeçilmez bir namaz haline dönüşmüştür.

 

Diyanet İşleri Başkanlığı, bidatlar listesinin başına koyduğu yazılı evraktaki doğru anlayışı bir türlü uygulamaya koyamamaktadır. Bu konu üzerinde Şeyh Hazretleri, çok büyük mesai harcamıştır. Eserlerinde bu işin doğrusunu göstermiştir. Sürekli Diyanet Teşkilatını da uyarmaktadır. Ama insanımız gelenekçi anlayıştan kurtulup da bu konuda bir türlü kitabi anlayışa geçememektedir.

 

İslam’ı;  biatsız, hurafesiz ve Allah’ın emrettiği, Peygamberin yaşadığı gibi yaşamayı şiar edinen Kuşçuoğlu’nun bir iki istisna hariç metafizik zuhuratına burada yer vermeyi düşünmedim. Gerekirse bu konu ileride ayrı bir çalışma olabilir. Meraklıları bir kısım hallerini, son eseri metafizik kitabında kendi kaleminden öğrenebilir.

 

İrşat merkezi, uzun dönem Hüseyin Gazi tepesinde yaptırdığı Tevhid Camii’nde olmuştur. Kendine bağlı insanlarla o bölgeyi bayındır ederek büyük bir mahalle oluşturmuştur. Bir taraftan Ankara’ya hakim, diğer taraftan Hüseyin Gazi Hazretlerine komşu olmanın verdiği hazı yaşamaktadır. Hazret ömrünün son yıllarında tebdil-i mekan eyleyerek Antalya’yı kendine ikinci irşat merkezi olarak seçmiştir. Kış aylarında bu ilimizde, yaz aylarında da Hüseyin Gazi’de çalışmalarını sürdürmektedir. Allah, hayırlı ve uzun ömür versin.

  

***

ŞEYH KUŞÇUOĞLU ve Şeriat

 

Kuşçuoğlu, sürekli içtihatsız bir şeriat anlayışının katı uygulamasından rahatsız olduğunu vurgular. Topluma yerleşmiş bidat ve hurafelerle içi doldurulmuş bir anlayışı, şeriat diye sunmanın vebalinin büyük olduğunu ve Ümmet-i Muhammed’in yaklaşık 10 –12 asırdır içtihatsız kaldığını beyan eder.

 

Kuşçuoğlu’na göre, tek bir din vardır. O da İslamiyet’tir. Peygamber efendilerimiz, farklı dinlerin değil, farklı şeriatların sahibidirler. İslam’ın yegane emri, bir olan Allah’a imandır.  İslam’ın beş şartı diye bir şey yoktur. İslam’ın şartları olarak takdim edilen değerler, mümin olmanın sıfatlarıdır. Allah’a iman edenleri, sözde İslam’ın şartları denilen değerleri yerine getirmede kusurlu görerek “Gavur” dedik, “Kafir” dedik. Bir taraftan mensubu olduğumuz şeriat mensupları arasına diğer taraftan öbür Peygamber Efendilerimizin şeriatlarına mensup insanlar arasına fitne yaydık, düşman olduk. Kendimizin başkasını Müslüman kabul etmedik. Oysa, hakikatin zahiriye yansıtılması gerekir gibi ifadelerle bütün şeriatların membaı, kabulü olan İbrahim’i Dini’nin son zamanlarda şeriatlar arası konsensüs oluşturması, Kuşçuoğlu’nu teyit eden gelişmelerdir.

 

Bütün insanlığa ve diğer şeriat mensuplarına “Yunus gözüyle” bakılması, evliyasız şeriatların mümkün olmayacağına inanılması, imanın zirvesi “Kelime-i Tevhit”te birleştirilmesi insanlığın evrensel değerleridir. Bu değerlerin inkişafıyla, ancak barışın daim olacağı ve doğru İslam’ın tesisi mümkün olur,  demektedir.

 

Kuşçuoğlu’nun kendi kaleminden bir zuhuratı şu şekildedir:

 

Arz ettiğim gibi tezgahta çalışmak zevkimdi. Zaman oldu ki manevi vazifelerim ağır basıyordu. H.z.. Allah’ın hayat nizamımı düzenlediğini görmüş gibi hissediyordum. Çalışmak için elimi takıma uzattığım zaman bir engel zuhur ettiriyordu. Tezgahta çalışmak ayrıca benim zevkim ve hobimdi. Ne zaman harekete geçsem ya telefon çalar – acele gel – ya da yanında çalışamayacağım sevdiğim insanları misafir gönderir... aylarca böyle devam etti. Mutlaka bu tertib-i İlahiye ben aczin hayrına idi. Şüphe yok; fakat ben tezgahta çalışma hastası ve tiryakisi idim. Çalışmamanın sıkıntısı hat safhada idi. Yaradanıma karşı iç alemimde küstahça tutum ve düşünceye iteleniyordum. Şahittim Allah’tan başka ilah olmadığına... gücün ve kuvvetin Allah’ın yedi kudretinde olduğundan zerre kadar şüphem yoktu. Bu zuhuratın hayrıma olduğunu bildiğim halde, bu hal her ademin nefsinin kolaylıkla kabul edeceği cinsten değildi.

 

Aylardır beni alışageldiğim çalışma zevkinden değişik sebeplerle tezgaha yaklaştırmayan, elime takım almama müsaade etmeyen Rabbime desem ki; “Benim ihtiyarımla çalışmıyorum. Tembel tembel bir köşeye çekilsem, bilmem beni nasıl çalıştıracak?” Bu merak; haşa, isyan  değil, mutmain olma arzusu beni küstahlaştırdı.

 

Atölyem iki katlı idi. Zeminde makineler üst katta ise işler monte ediliyordu. Üst kata çıkmak için merdiven, merdivenin altında da mütevazi yazıhanem vardı. Merdivenin ortasına oturdum  ve merakla; “İhtiyarımla çalışmıyorum der isem beni nasıl çalıştıracak acaba....?” bu arzumu küstahça H.z. Allah’a hitaben : “ Şu anda ben ihtiyarımla çalışmıyorum ve buradan da kalmıyorum.” Dedim.

 

Aradan birkaç dakika ya geçti ya geçmedi, kapıdan iri yapılı, uzun boylu, gözleri kızarmış, akıl hasta hanesinden kaçmış gibi daha önce de tanıdığım tipik bir adam azmanı (Niğdeli Mustafa Efendi), sanki benim terbiyem için hususi yaratılmış, içeri girer girmez: "“erdesin ulan? Gel arkam sıra"”dedi. öyle celalliydi ki gayri ihtiyari korku ve ürperti sarmıştı beni. İtiraz etmek şöyle dursun, titrek bir sesle “Takım alayım” dedim. Ona da müsaade etmedi. “Lüzum yok” dedi.

 

İtiraz edersem akıbetimi görür gibi oluyordum. Derhal emre icabet ettim. Düştüm peşine...

Ankara Denizciler Caddesinde Marmara Hamamının bitiştiği Beyrut Palas’ın zemininde bir odaya girdik. Dört tarafı tavanlara kadar yüksek dolaplarla çevrili idi. “Bu dolapları sök” diye emir verdi.

 

Bir keser, testere, tornavida, kerpeten... getirdiği takımlar bu kadardı. İşçi getirmeme de müsaade etmedi; kendiside iş bitene kadar odanın ortasında oturarak yanımdan hiç ayrılmadı. Durmadan dinlenmeden çalıştırdığı halde söküm işi çok geç bitti. İş bittikten sonra terin tabanımdan çıktığını hissettim. O günkü yorgunluğumu hiç unutamam.

 

Cenab-ı Hakk’a yaptığım küstahlığı çok ağır ödemiştim. Dünyevi ceza verilmişti bu abd-i acize. Tesellim, affu mağfireti sonsuz, Rabb’imin affetmesidir. Bilmem gerisini anlatmaya gerek var mı?  Anlatayım: Niğdeli Mustafa Efendinin ahlak ve huyunun tebettulatında bariz gördüm ki, bir anda her şeyi değiştiren yaratıcının Halik-i Zülcelal olduğunu... Rabbimin bu sıfatını ezberlemiştim; amma bu olayda da yaşadım. Hiç unutmamak üzere iyi öğrendim. Rabbimin bu ismini, bu sıfatını bir daha hiçbir hadise ve olay bu abd-i acize büyük söz olmasın, bu tür günahı işletemez inşallah. Belli bir zaman sonra Niğdeli Mustafa Efendi, oturduğum evin yakınına taşınarak komşum oldu. mizacının sertliği doğruluğundan geliyordu. Temiz kalpli, imanlı, pırlanta gibi örnek bir insandı.

 

O hadisenin tesirini üzerinden atamıyor beni her gördüğünde eziliyor, utancından yüzü kızarıyor, “Affet beni, ben öyle insan değildim, o muameleyi sana nasıl reva gördüm?” diye üzüntüsünden kahroluyordu. Nedenini anlatmak istedimse de anlatamadım. “Bu hadise benim bilgisizliğimden kaynaklandı, senin suçun yok.” Diyemedim. Belki o da o yönüyle terbiye olmaya muhtaçtı. Uygun bir zamanda sordum. “Cinayet işlemeye müsait bir halin vardı.” Dediğimde “Doğru, o anda kendimde değildim, muhakememde yoktu.” Diye cevap verdi.

 

Yazmaya çalıştığım kuvvet ve kudreti, varlığının imtihan dışı, metafizik zuhuratları hikaye gibi dinleyip umursamaz isen acırım, sermayesini kullanacak yerini bilemediği iflas eden tüccara benziyorsun diye!

 

***

ŞEYH KUŞÇUOĞLU HAZRETLERİ ve Veciz İfadeleri

Deyimler, ata sözleri, veciz sözler; bir kültürün, bir soylu duruşun, bir ilahi prensibin, altları kalemle işaret edilerek, dua gibi, ilahi bir metin gibi taşıdığı anlam ve mesajları ölümsüzleştirerek kuşaktan kuşağa aktarılan anlamlı sözlerdir. Toplumların kabul dağarcığında ikna metodu ile ilmik ilmik işlenen bu veciz ifadelerle, bazen ciltler dolusu zahiri ilimlerle izahı zor olan konular, bir iki cümle ile işleniverir.

 

Dini prensiplerin mevcut şartlara göre anlaşılması, bidatlardan uzak esas kaynaktan hareketle insanımızın anlayışını zorlaştırmadan sunulması, şeriatlar arası diyaloga yönelik yenilikçi tavrı ile Şeyh Kuşçuoğlu Hazretleri, her biri resmedilerek iş yerlerimize, evlerimizin duvarlarına ve toplumun yoğunlaştığı merkezlere asılması gereken kendisine ait veciz sözleri aşağıya sıralıyoruz:

 

 

v   Sonra gelen din, evvelkileri iptal etmez. Zira semavi din, birdir.

 

v   Şeriatlar, kulların tekamülüne göre ihsan edilir.

 

v   İslamiyet, doktrindir. Her semavi din, İslamiyet’tir.

 

v   “Allah’tan başka ilah yok, illa Allah vardır.” Diyen Müslüman’dır.

 

v   Din nakildir. Akıl ile ölçülemez.

 

v   Din, terakkiye mani değildir. Bizatihi terakkiyettir.

 

v   “Nur-ı Muhammedi” Rahmet-i İlahinin ismidir.

 

v   Bir olan Allah’ın iradesine bağlanmak İslamiyet’tir.

 

v   Tasavvuf, dinin dışında değil, bizatihi dinin kendisidir.

 

v   Tarikatlar, tasavvufun kollarıdır. Mezhepler de fıkhın. Bunları inkar cehalettir.

 

v   İlim toplayıp yığmışsın, gönlünü ihmal etmişsin, o kaybettiğin servete acıyorum.

 

v   Akıl, aşk sokağında yolunu kaybeder.

 

v   Medeniyet ve teknolojide ilerlemiş, Allah’a şirk koşmadan yaşayan fert ve toplumlar, İslam’ın bu yönünü anlamış örnek insan ve toplumlardır.

 

v   Allah’ın istisnai yaratılmış seçkin kulları emr-i İlahinin bekçileridir. Onların bazıları İRŞADA,  bazıları İKAZA, bazıları da İSLAHA vazifelidirler. Atatürk, islah vazifesi ile vazifeliydi. Şahidim.

 

v   Gönül gözü gönül’e rabt olunca gönül, yolunu samimiyetle görür.  Gerçek şeriat, marifet, hakikat bu tertib-i tamzim-i İlahi karargahında yaşanır. O vakit, gönle bağlı kalıp, arş-ı ala olur.

 

v   Kalbi göz yaşlarıyla suladığın zaman yaptığın duayı kainat bilir. Bu yaşa kıyamayanlara, aşk yolunda sefer, haram kılınmıştır.